Translation is not possible.
Orta Doğu’nun garip bir dengesi var: Birbirini sevmediğini söyleyen ama birbirine fazlasıyla lazım olan iki aktör… Yahudi İsrail ve Şii İran. İkisi de birbirinden şikâyetçi, ikisi de birbirini tehdit olarak gösteriyor; ama işin tuhafı, sanki biri olmadan diğerinin hikâyesi eksik kalacak.
İsrail çıkıp “en büyük korkumuz İran” diyor. İran da hiç geri kalmıyor: “Küçük şeytan İsrail!” diye ses yükseltiyor. Sonuç? Her iki taraf da kendi halkını diri tutuyor, birlik duygusunu canlı tutuyor. Düşman hazır, söylem hazır, sahne hep kurulu.
Şimdi insan sormadan edemiyor: Madem durum böyle, İsrail ve ABD neden İran’da rejim değişikliği istesin? Bu, oyunun en kritik karakterini sahneden almak gibi olmaz mı? Yavuz Sultan Selim’den bu yana süregelen bir fay hattı var zaten. Şiiliğin merkezi olan bir yapıyı ortadan kaldırmak, kimine göre “ümmeti birleştirmek” gibi romantik bir hayale kapı aralayabilir. Ama gerçek hayat pek o kadar romantik işlemiyor.
Diyelim ki İran bir gün yönünü değiştirip Şah dönemine benzer bir çizgiye geldi. O zaman ne olacak? İsrail için tehdit azalacak, Arap dünyası için gerilim düşecek. İyi de… O zaman bu bölgenin bitmeyen kavgası neyle açıklanacak?
İşte tam burada insanın aklına o meşhur söz geliyor: “Böl, parçala, yönet.” Eğer ortada sürekli bir gerilim varsa, birileri bu gerilimden besleniyor olabilir mi? Belki mesele sadece ideoloji değil; petrol yolları, yeni savaş düzenleri, güç dengeleri… Belki de sahnede gördüğümüz oyun, kuliste yazılan senaryonun sadece bir perdesi.
Kim bilir, belki de mesele sandığımızdan daha basit: Herkesin birbirine ihtiyacı var, ama kimse bunu yüksek sesle söylemek istemiyor.
#Bistâmî.27 🇹🇷
Send as a message
Share on my page
Share in the group